16:34
Hercai /Zehir
● GECEYE BİR SELAMIM VAR

Bazen, kendisine yabancılaşır insan. Yürek divanına taht kuran aciz duygularının hissettirdiği buruklukta yok olur. Nefesi yabancı, sesi yabancı, gözleri yabancı gelir. Vefasını yitirmiş tüm sözcüklerin, satırlara sırt çevirmesi gibi bir şeydir bu. Bir yüreğe hakir bir hissiyat musallat oldu mu, artık anlamı kalmaz hiçbir güzelliğin.
O andır. İnsanın kendi yüreğini tanıyamadığı, aynada kendisine bile yabancı geldiği an, o andır.
Kirli anıların altında sıkışıp kalmış, ruhsuz bir bedenden ibaretti o. Kanı deli, yüreği öfkeli, duyguları darmadağındı. Bir hiç uğruna çalınmıştı yılları,ellerinden acımasızca koparılmıştı çocukluğu. Bundan dolayıdır ki, uçsuz bucaksız bir nefretin esaretine hapsolmuş zalim kalbi, aldığı karardan ötürü hiç pişman değildi. Bir rota belirlemesi gerekiyordu kendine… Ya ödeşme arzusu ile yanan aciz yanlarına istediğini verecek, intikamın yolundan gidecekti. Ya da, yıllar boyunca yaptığı gibi sinesinde büyük bir nefreti dallandırıp budaklandırmaya devam edecekti. O çoktan seçmişti yolunu.
İntikama can verecek, terazideki dengesizliğe, adaleti kendi elleriyle yerleştirecekti.
Çok sorgulamıştı bu seçimini. Nasıl bir insan olduğu hakkında birçok kez düşünmüş ama bir sonuca varamamıştı. Tek bildiği, iyi bir adam olmadığıydı. Kanıksamıyordu da aslında bu durumu. Sonuçta hiç kimse pervasızca yitirilen bir hayatın ardından, iyimser kalamazdı.
Onun umutları, yıllar önce darağacında sallandırılmıştı.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur hafifleyip yollarda biriktiğinde, semada kuvvetli rüzgârlar esmeye başladı. Her bir yağmur tanesi, bir sonrakini davet ediyordu yeryüzüne. Ondandı gecenin bu olanca hırçınlığı.İnce ince çiseleyen yağmur damlalarının, şiddetlenecek olmasına aldırış etmeden yürüdü. Islanan saçları bozulmuş, aheste aheste dökülmüştü alnına.Sert yüz hatları çatılan kaşlarıyla birleşmişti her zamanki gibi. Kaşlarını çattığı zaman alnının ortasında ince bir çizgi oluşurdu. Gülümsemeyi sevmezdi. Uzun zaman önce kovmuştu tebessümü dudakları.
Vakur bir sessizliğin esir aldığı sokaklara, yağan yağmurun ve adımlarının sesleri eşlik ediyordu. Bir de zihninin içinde durmadan gürültü yapan virane düşünceleri… Heyecanlı olması mı gerekirdi? Hiçbir şey bilmiyordu. Sanki ruhu ölmüş gibiydi… Sanki içinde yaşayan bir can yok gibiydi, sanki sahip olduğu tek şey, sadece nefes alan bir bedenden ibaretti…
Amacına ulaşmanın verdiği bir keyif vardı üzerinde, sebepsizce sığmıyordu içi içine. Tatsız tuzsuz, garip bir keyifti bu… Yine de uzun zamandır ödeşmenin hayallerini arzulayan ruhuna iyi gelmişti. Oynanması gereken, hiç masum olmayan, tehlikeli bir oyun vardı önünde. Ve Miran Karaman, artık bu oyunu başlatmaya hazırdı. Her şey kusursuz bir plana oturtulmuş, tek bir aksiliğe yer verilmemişti. Onun kitabında yanlışa yer yoktu, ilmek ilmek örmüştü kendi elleriyle çizdiği kaderi. Hata yoktu, hata yapana af yoktu!
Yolun kenarında gelişigüzel duran arabasına doğru yürüdü. Açtığı kapıdan içeriye hızla süzüldüğünde titreyerek nefes aldı. Yağmurun ıslattığı bedeni içini ürpertmişti. Motoru çalıştırmadan evvel gözleri dikiz aynasına takıldı.Hain çağrışımlar barındıran mavi gözlerinin ardında karanlık anılar saklıydı.
Kötülüğü kalbine nakşeden, ardında kocaman bir uçurum bıraktıran, kirli anılar…
Yarım saat süren yolculuğu, Midyat’ta görkemli bir konağın önünde bitti.Arabadan inmeden, siyah camlarını indirerek baktı bu hayranlık uyandıran taş yapıya. Bakışları her bir taşını delip geçerken, sabırsız bir nefes saldı semaya.
Nefret… Ruhunun derinliklerine sakladığı en büyük zayıflığıydı. Her bir hücresi nefretle dolup taşarken gözlerini bir saniye ayırmadı konaktan. Bu çatının altında nefes alan her insandan ayrı ayrı nefret ediyordu. Derin bir nefesi ciğerlerine hapsederken, tek eliyle kirli sakallarını sıvazladı.
Gözlerindeki intikam yüklü parıltılar gittikçe alevleniyordu. “Geceye bir selamım var,” diyerek gülümsedi. Gülümsemeyi yadırgayan dudakları, anında eski haline dönüverdi. “Andım olsun ki, adımı ezberleyecek bu şehir. Benden çaldığı ne varsa, söke söke, acıta acıta geri alacağım!”
Gözleri konağın ikinci katındaki odaya takıldı. Işıkları yanan odanın camında genç bir kızın silueti belirdi. “Sonunda,” dedi ve sustu. Bu raddeye gelmesi hiç kolay olmamıştı.
“Sonunda, benimsin!”

1. ZEHİR

Çaresizlik, elini kolunu bağlayan, sinsi bir düşman misali yollarına tuzaklar kuran, güçlü bir zehirdi. Ruhuna acımasızca damlayan bu zehir, her gün biraz daha bitiriyordu gücünü. Biraz daha yitiriyordu umutlarını. Oysa içine düştüğü tüm belirsizliklere rağmen, umutları hep maviydi. Ta ki bugüne dek!
Şimdi tüm umutları siyaha boyanmış, hayalleri geleceğinden fütursuzca koparılmış, tekinsiz bir uzağa savrulmuştu.
Çıkmaz sokakların da sonundaydı. Tutunduğu bu paramparça hayat, artık genç bir adamın avuçları arasındaydı.
Boğazına oturan düğümün verdiği o acı duyguyla cebelleşti Reyyan. Karanlık, yerini yavaş yavaş aydınlığa bırakırken sabaha kadar uyumamanın verdiği bitkinlik, gözaltlarına morluk olup binmişti. Odasının kapısı sessizce açıldığında ince bir ses tonu kendi ismini andı. “Reyyan?”
Gelen Havin’di. Cevap vermek yerine sessizce yutkunup gözlerini yere çevirdi.
Ona sorulmadan, fikri dahi alınmadan, adına verilmiş bir karar vardı. Ve Reyyan, bu kararın yakıcılığında kavruluyordu. “İstemiyorum Havin,” derken sesi fazlasıyla yüksek çıktı. Bir kere daha dile getirdi, isyanını. “İstemiyorum!” Hemen yanına oturan amcasının kızı onu sakinleştirmek adına ellerinden tutarak gözlerine samimiyetle baktı. “Bağırma Reyyan, gözünü seveyim. Biri duyacak şimdi.”
“Susa susa bu hale gelmedik mi Havin?” Kuzguni hareleri acıyla titreşti yanındaki kıza bakarken. “Hiç tanımadığım bir adamla evlenmek, onun karısı olmak istemiyorum. Mutsuz olacağım Havin, hissediyorum bunu!” Ucu bucağı olmayan bir okyanusta boğuluyormuş gibi hissediyordu. Kendisini değersiz ve yarım görüyordu. Üstelik evlenmek istemiyorum dediği halde, insanların ona zamanla sever, alışırsın demeleri yok muydu? Çıldırıyordu!
“Neden peki?” diye sordu Havin merakla. “Onu gördüğün ilk an, senin gözlerinde o derinliği gördüğüm an, tüm inadın kırılır sanmıştım.”
“Mesele bu değil,” dedi Reyyan. Derdini kimselere anlatamıyordu ya, onu bu denli çıldırtan sebep buydu. “Mesele şu ki, ben o adamı tanımıyorum. Nasıl bir insan olduğunu, nasıl bir yüreğe sahip olduğunu bilmiyorum.Söylesene, gözün kapalı uçuruma yürümek değil de nedir bu?”
“Tanımak da istemiyorsun,” dedi Havin dudak bükerek. “O seni görmüş ve sevmiş demek ki. Yoksa neden ta İstanbul’dan ailesini alıp buralara kadar seni istemeye gelsin ki?” Sözlerinin ardından imayla kıvırdı dudaklarını. “Hem bence sen de onu beğendin, bırak artık bu istemiyorum ayaklarını.”
Reyyan kaşlarını kızgınlıkla çattı. Havin ondan bir yanıt beklerken, yatağın kenarından usulca kalkıp penceresine doğru yürüdü. Şafak yeni yeni söküyor, güneş kızılımsı rengiyle göğü çepeçevre sarıyordu. “Birkaç gün önce,” diye mırıldandı Reyyan. İşaret parmağı havalanmış, penceresinin kadrajına serilen yolu hedef almıştı. “Onu tam burada gördüm. Gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Aradan birkaç gün geçti ve…” Sustu ve soluklandı. Her hatırladığında kalbi göğüskafesini parçalarmış gibi şiddetle çarpıyordu.
“Ailesiyle birlikte bu konağa, beni istemeye geldi.”
“Evet. Sorun ne?” Havin hâlâ anlam veremiyordu. “Reyyan, günün birinde zaten evlenmeyecek misin? Bu inat neyin nesi? Söylesene, ondan daha iyisini mi bulacaksın?”
“Sorun da bu Havin, sorun bu!” diyerek çıkıştı Reyyan. “Hiçbir kadının hayır diyemeyeceği standartlara sahip biri o. Genç, yakışıklı, hali vakti yerinde. Peki ya,” dediğinde yüzünü bir ciddiyet sarmalamış, kaşları şaşkınca dikilmişti havaya. “Ben? Neden ben?”
Havin gözlerini baydı. “Sen daha ne istiyorsun? Seni gerçekten anlamıyorum.”
“Ben de anlamıyorum,” dedi Reyyan. Kollarını göğsünde birleştirdi, bakışları ise pencereden dışarıdaydı. “Öyle biri beni neden istesin Havin? Anlam veremiyorum.”
Havin için her şey toz pembeydi. On yedi yaşında ve deli doluydu. Reyyan,Havin’e istese de anlatamazdı yüreğini kasıp kavuran bu derdi.
“Sen kendini neden hafife alıyorsun ki Reyyan?” diye sordu Havin. Saçlarının ucunu eline almıştı genç kız. Dudakları tebessümle kıvrıldı. “Güzelliğine vurulmuş olamaz mı bu adam?”
Reyyan bir kere daha cevabı olmayan bir soru sordu. “Onca güzel kadın varken, neden ben?”
Bu sefer, “Kızım sen saf mısın?” diyerek sert çıktı Havin. “Peri masallarını kıskandıracak bir aşk ayaklarına kadar geldi. Senin yerinde olup, sorgusuz sualsiz o adamla evlenmek isteyen bin tane kız çıkar. Sen gelmiş yok mutsuz olurum, yok istemem diyerek bin tane tantana yapıyorsun!”
Reyyan gitgide sinirleniyordu. Havin’in onu anlayacağı da, anlamaya çalışacağı da yoktu. Sinirlendiği zaman dengesini kaybeden, tutarsız sözler sarf eden bir yapısı vardı. Bu tutumu çoğu zaman başına iş açıyordu. “Kes sesini Havin!” diye bağırdı istemsizce. Tüm bunlara sebep olan babasına ise öfkesini kusmadan edemedi.
“Biliyor musun Havin?” diye sorduğunda gözlerini kıstı esefle. “Eğer öz kızı olsaydım, paçavra gibi yollamazdı beni bu evden!” Çatallı ses tonu, ağladı ağlayacak olmanın verdiği etkiyle titriyordu. “Babam beni hiç sevmedi.Tek derdi günün birinde evlenip, defolup gitmemdi! Al, istediğini yapıyor işte.”
Havin oturduğu yerden hızla kalktı. Kaşları birden çatılmıştı. Az önceki neşeli halinden eser yoktu. “Amcamın hakkını yeme Reyyan. Seni öz kızından ayırmadı o, bunca sene baba olarak başında amcam vardı. Sana gözü gibi…” Genç kızın sözleri yarıda kesildi çünkü Reyyan öfkesinin son noktasındaydı. Artık ses tonunu ayarlayamıyordu. “Ben o gözlerde hiç şefkat görmedim Havin!”
Havin’in kendisine bomboş bakan gözlerine alayla baktı. “Sen nereden bileceksin ki?” Parmağını kaldırıp karşısındaki kıza salladı. “Üvey olan sen değilsin! Bu evde kedi muamelesi gören de sen değilsin. Bir babanın görmezden geldiği, o yaralı küçük kız çocuğu da sen değildin. Hangi gün saçlarımı okşadı babam? Hangi gün, amcamın sana sarıldığı gibi sarıldı bana?Ben sevgisiz büyüdüm! Anlasana Havin, nefret ediyor bu adam benden!”
Reyyan’ın bu çıkışı Havin’i şaşkınlığa uğrattı. İçinde bu kadar acı ve kin biriktirdiğini bilmiyordu. Ya da kızgındı, ondan böyle saçmalıyordu.
“Saçmalıyorsun Reyyan. Öfkeden ne dediğini bilmiyorsun. Kimsenin sana üvey muamelesi yaptığı yok ki. Ben sana bir gün olsun, sen amcamın kızı değilsin dedim mi? Ne annem ne abim, ne babam ne de amcam… Sana bugüne kadar kötü tek bir söz söyledi mi?”
Reyyan bu sözleri duymak istemiyordu. Havin’in ağzından çıkan kelimeler onu sakinleştirmek bir tarafa dursun, daha çok öfkelendiriyordu. Kanayan yarasına tuz basan bu sözler canını daha fazla yakıyordu. Havin’le olan tartışmasının alevleneceğini bildiği için kapıya yürüdü hızla. Açtığı kapıya parmağını işaret ederek Havin’e baktı. “Çık odamdan. Beni de yalnız bırak.”
“Peki,” diyerek kapıya yürüdü Havin. Biraz daha bu odada kalmaya devam ederse Reyyan onun kalbini daha fena kıracaktı. Havin odasından çıktıktan sonra Reyyan kapıyı kapatmak için elini uzattığı anda karşısında Azat’ı gördü. Orada, merdivenlerin başında tırabzanlardan tutunmuş ikisini seyrediyordu. Azat, Havin’in abisi, konağın en büyük çocuğuydu. Reyyan ile göz göze gelmelerinin ardından merdivenlerden inerek, oradan uzaklaştı. Reyyan da kapıyı sertçe çarparak yatağına doğru yürüdü.
Çırpınışları boşaydı. Avının elinden kurtulmak için son gücüyle debelenen ceylan misali karşı koymaya çalışıyordu kaderine. Onu kimsenin dinlediği de, anladığı da yoktu. Babasına karşı bir kırgınlığı yoktu, Hazar Şanoğlu zaten sevmezdi üvey kızını. Reyyan’ın kırgınlığı annesineydi. Ne olursa olsun, kızının evlenmesine karşı koyabilir, kocasının karşısına dikilebilirdi. Fakat
yapmamıştı.
Beynini kemiren düşüncelerden sadece bir anlığına da olsa kurtulmak istedi Reyyan. Sadece bir an hiçbir şey düşünmemek ve rahat bir nefes alarak boğazındaki o yumrudan kurtulmak! Mümkün değildi bazı şeyler… Bu zamana kadar babası ona iyi davranmıştı, herkese göre böyleydi bu. Babalık görevini layıkıyla yerine getirmişti. Ancak Reyyan’a göre öyle değildi. Bir kere saçlarını okşayıp şefkatle bakmamıştı. Kardeşi Bedirhan’a olan davranışları da ortadaydı, Reyyan’a olan tavrı da. Aslında hiç sevmediği kızından, bu evlilikle kurtulmaya çalışıyordu.
Yatağına uzanıp başını yastığa bıraktı. Yaprak misali titriyordu bedeni. Boğazındaki yumru yutkundukça kalbine bir ağırlık veriyordu. Ağlasa rahatlayacaktı fakat ağlayamıyordu. Reyyan kolay kolay ağlayabilen bir kız değildi. İçine attıkları birikirdi ve canını yakardı, gözlerinden bir türlü
düşmeyen yaşlar, alev misali içine akardı.
Zihninde çırpınan deli düşünceler başını ağrıtmıştı. Ensesine sıcak bir alev yayılmış, alnının üstü zonklamaya başlamıştı. Belki biraz uyusa bu ağrıdan kurtulabilirdi. Puslu gördüğü gözlerini yumduğunda hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Çok zaman geçmemişti ki, kapısı tekrar açıldı. İnsanlar ona rahat vermiyordu. Bu evden gönderilene kadar da vermeyeceklerdi. Gözlerini hafifçe araladığında kapıyı örten annesini gördü. Kırgın olduğu annesi, kızı için hiç uğraşmayan annesi.
Yüzünde naif bir gülümsemeyle Reyyan’a bakmıştı kadın. Yanına gelip yatağın kenarına oturduktan sonra Reyyan’ın yanağına uzattı ellerini.
“Reyyan’ım… Güzelim…” Reyyan annesine cevap vermedi, içinden tek kelime etmek gelmiyordu. Buraya kendisini ikna etmek için geldiğini biliyordu. Keşke yanılma ihtimali olsaydı.
“Güzel kızım yapma böyle, evlilik kötü bir şey değil ki.” Aynı kelimeleri duymak yeterince sıkıyordu canını. Eliyle annesinin elini yüzünden ittikten sonra yataktan kalkıp dizlerini karnına çekti. Öfke yüklü gözlerini annesinin gözlerine dikti. “Ben evliliğe kötü demedim ki. Kim ister sadece adını ve yaşını bildiği bir adamla evlenmeyi? Ben onu tanımıyorum ki!”
Zehra Hanım tebessüm etti. Annesinin yüzünde gördüğü bu gülümseme Reyyan’ı çileden çıkartmaya yetiyordu. “Seni duyan da, bugün evleneceksin sanır Reyyan. Miran sadece seni istemeye geldi ailesiyle.”
Reyyan umursamaz bir tavırla silkti omuzlarını. Umurunda değildi tüm bunlar. Annesi ise pes etme niyetinde değildi. “Yüzüme bak Reyyan.” Reyyan, annesinin gözlerine baktığında kadın gülümseyerek devam etti konuşmasına. “Ben biricik kızımı, kötü bir adama teslim eder miyim hiç? Baban, Miran’ı tanıyor ve çok seviyor güzelim. Güvenilesi ve efendi bir çocuk. Yirmi altısında, gencecik adam. Üstelik yakışıklı ve iş güç sahibi. Bir kız daha başka ne ister ki?”
Reyyan şaşkınlık ve kızgınlıkla araladı dudaklarını. “Ne mi ister?” diye sordu. “Aşk ister mesela, sevgi ister. Tanıdığı, bildiği bir adamla birleştirmek ister ömrünü. Benim gibi hiç tanımadığı bir adamla damdan düşer gibi değil!” Gözlerini annesinin yüzünden çekti. Ne zaman öfkeli olsa, karşısındaki
insanın yüzüne bakamazdı.
“Sen Miran’ı beğenmedin mi kızım?” Zehra Hanım şaşkındı. Zira Miran’ın beğenilmeyecek bir yanı yoktu.
“Aksine,” dedi Reyyan. Aklına yine hafızasından silinmeyen yüzü gelmiş, Reyyan donuklaşmıştı. “Beğenilmeyecek biri değil o. Fakat bu durum bana tuhaf geliyor. Evlenmek için başka kız mı yoktu neden beni seçti diyerek kendi kendimi bitiriyorum.”
“Sen çok güzelsin bir tanem, bu durumu dert etmen tuhaf asıl.”
Bu ikna cümlelerine yenilmeyi istemiyordu Reyyan. Bakışlarını boşluğa sabitleyip öylece bekledi. Onun bu düşünceleri kuruntuydu herkese göre. Zehra Hanım kızının yüzünü avuçları arasına aldı. Reyyan annesine mecburen bakmak zorunda kaldığında, kaşlarını olabildiğince çattı. “Eğer böyle surat asmaya devam edersen, ne babanı ne de Miran’ı umursarım,” dedi kadın.Oldukça da ciddi duruyordu. “Söz kesilmeden bozarım bu işi. Yeter ki gülsün o gül yüzün.”
“Korkuyorum anne,” dedi Reyyan. “Çok korkuyorum. Ben hiç mutlu olmadım bu yaşıma kadar. Sen de çok iyi biliyorsun. Bir anda böyle bir adam karşıma çıkıp benimle evlenmek isteyince altında art niyet arar oldum. Ne yapayım? Bünye alışkın değil, ters tepiyor!”
Zehra Hanım gülümsemekle somurtmak arasında bocalayınca hüzün dolu bir tebessüm can verdi dudaklarına. Biliyordu. Kızı eksik ve yarım büyümüştü. Yıllar önce bu konağa gelin geldiğinde dul ve hamileydi. Bu gerçeği Reyyan’a, büyümeye başladığı ilk zamanlarda sürekli söylemiş,kızının bir yalanla büyümesini engellemişti.
“Severek yapılan evlilik, dünyadayken cenneti tatmak demektir. Sevmediğin biriyle yapılan evlilik ise, bile bile cehennemi yaşamak gibidir. Hangi anne kızını göz göre göre ateşe atar ki?”
Reyyan’ın gözleri sevinçle parladı annesine bakarken. İçine umudun tohumları ekilmişti. “Yani?” diye sordu heyecanla.
“Seni ben doğurdum Reyyan. Hiç kimsenin senin üzerinde karar verme hakkı yok, baban yaşasaydı seni istemediğin birine asla vermezdi. Yani Reyyan, eğer sen istersen olur bu evlilik, istemezsen asla olmaz.”
Reyyan ne gözlerinin dolmasına ne de kollarının annesine sarılmasına engel olabilmişti. Annesi ona bir kurtuluş meşalesi yakmıştı. İşte Reyyan’ın tanıdığı annesi buydu. Canını verirdi, Reyyan’ı istemediği birine verdirmezdi.

******

Akşam olmuş, gökyüzü yıldızlarla kaplanmıştı. Midyat, siyahların büründüğü havada kulak okşayan rüzgârlar estiriyordu. Şanoğlu Konağı hazırlıklarını tamamlamıştı, misafirlerini bekliyordu herkes. Havin elindeki tarakla birlikte Reyyan’a doğru yaklaştı. Önce saçlarını düzeltti, ardından dikkatlice taramaya başladı. Reyyan ise elbisenin eteğini düzeltmekle meşguldü. Dizlerinin hemen altında biten elbisenin eteği, üzerine ağırlık vermişti. Aslında hazırdı, sadece Havin ile birlikte vakit geçsin diye
oyalanıyorlardı.
Konağın kapısında duyulan seslerle birlikte Havin tarağı yatağın üzerine fırlatıp cama koştu. Eğilip dışarıya baktıktan sonra Reyyan’a dönerek fısıltılı fakat heyecanlı bir tınıyla konuştu. “Geldiler Reyyan!”
Reyyan sabahtan bu yana devam eden inadını hâlâ sürdürüyordu. “Gördün mü, kim vardı?” diye sordu umursamaz bir sesle.
“Kim olacak? Nergis Teyze ve Gönül Abla.” Nergis Hanım, Miran’ın annesi, Gönül ise kız kardeşiydi. Miran’ın babası, o çok küçükken vefat etmişti.
Reyyan elini göğüskafesine bastırdı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Hayır, heyecandan veya meraktan değildi. Tamamen, Miran’ın karşısına çıkmaktan ve ona kendisini göstermekten korkuyordu. Önüne düşen siyah saçlarını arkaya attı eliyle. Oturduğu sandalyeden kalkarak odanın içinde bir sağa bir sola dönmeye başladı.
“Sakin ol Reyyan, darağacına gitmiyorsun.” Reyyan, Havin’e ters bakışlar attıktan sonra tekrar elini kalbine bastırdı. Deli gibi atan kalbi bedenini zorluyordu. “Aldığım nefes içimi yakıyor Havin, nasıl sakin olabilirim?”
Kapının aniden açılmasıyla ikisi birden ürkmüştü. Gelen Bedirhan’dı. Bakışlarını ablasına kenetledikten sonra, soğuk bir sesle, “Babam seni bekliyor,” diyebildi. Belli ki Reyyan’ın evlenme fikri, kardeşinin de hiç hoşuna gitmemişti. Bedirhan ile Reyyan arasında bir yaş fark vardı, Reyyan
büyük olmasına rağmen çoğu zaman Bedirhan ona abilik taslardı. “Geliyoruz şimdi.” Havin duruma el koyduğunda Bedirhan hiçbir şey söylemeden odadan çıkıp kapıyı örttü. “Hadi gel, inelim artık.”
Odasından dışarıya adım attığında kalbi yerinden çıkacak gibiydi Reyyan’ın. Merdivenlerin başına geldiğinde tırabzanlara tutunma ihtiyacı hissetti. Heyecan bedenini saran hummalı bir hastalık gibiydi, titremeyen bir zerresi yoktu. Ağır ağır merdivenleri inmeye başladığında kalbinin atışları birazdan göğüskafesini delecek gibiydi. Salondan içeriye girdiğinde derin bir nefes alarak gözlerini yere dikti. Babasının, amcasının ve Miran’ın annesinin sesi yankılanıyordu. Ve ardından, tok bir erkek sesi. Reyyan bu sesi ilk duyduğunda da bir tuhaf olmuştu, şimdi de.
Kafasını kaldırıp Miran’a baktığında, kalbi yerinden sökülecek gibi oldu.Göz göze gelmeleri uzun sürmedi. Karşısındaki adamın delici mavi gözleri içini titretmişti. Çok tuhaf, adlandıramadığı bir duygu sardı tüm benliğini. Tehlikeli ancak bir o kadar da karşı konulamaz bir hissiyattı bu. Gözlerini
Miran’ın gözlerinden çekip yere dikti tekrar. Ne yapacağını bilememek kötü bir şeydi. Şaşkın bakışları fark edilecek diye ödü kopuyordu.
Belinde hissettiği dürtülmeyle kafasını kaldırıp annesine baktı. Zehra Hanım gözleriyle Miran’ın annesini işaret ediyordu. Reyyan tekli koltukta oturan kadına doğru yürümek zorunda kaldı. Eli yüzü resmen alev almıştı. Şu an Miran’ın kendisini izliyor olma düşüncesi bile, yerin dibine girme isteğiyle dolup taşmasına sebep oluyordu. Sakin kalmaya çalışarak yanına gittiği kadının yüzüne alık alık baktı. “Hoş geldiniz.” Çekingen bir tınıyla konuştuğu için bir hayli kısık çıkmıştı sesi.
“Hoş buldum güzel kızım.” Nergis Hanım’ın içten gülümsemesi karşısında zoraki gülümsedi Reyyan. Ardından bakışlarını Gönül’e, Miran’ın kız kardeşine, çevirdi. Yirmili yaşlarının başında, Reyyan’dan en fazla birkaç yaş büyük olmalıydı. Reyyan, Gönül ile de selamlaşmasının ardından hızlı adımlarla salondan çıktı. Ayakları onu mutfağa zor götürmüştü. Gördüğü ilk sandalyeye attı sarsılan bedenini.
Mutfakta Fatma Hanım ve Dilan vardı. Fatma, yıllar yılı bu konaktaydı. Bir nevi aileden biri gibi olmuştu zamanla. Dilan da Fatma’nın kızıydı. Hemen Reyyan’ın ardından Havin de gelmişti mutfağa. Bakışlarını Reyyan’a dikti.Hiçbir fırsatı kaçırmıyordu.
Reyyan dakikalar önce gördüğü bir çift mavi gözün etkisinden hâlâ çıkabilmiş değildi. Gözlerini yumduğu anda hayalinde canlandı yüzü. Neler hissettiğini kestiremiyordu ama bu hislerin olumsuz olmadığına emindi.Hoşlantı veya bir beğeni değildi bu. Miran’ın efsunlu bir çekimi vardı ve
Reyyan onu her görüşünde biraz daha etkileniyordu.
Her ne kadar inat etse de, istemiyorum dese de, elinde olmadan kapılıyordu.
“Ne o?” dedi Havin kıkırdayarak. “Betin benzin attı yine.”
Dilan da Reyyan’ın hemen yanı başında dikilmiş, ağzından çıkacak cevabı bekliyordu. Reyyan ise hâlâ sakinleşmeyen kalbinin çarpıntısıyla mücadele ediyordu. Deli gibi atan kalbi, heyecanlandığının belirtisiydi. Sabahki kızgınlığı nedeniyle bir sürü tutarsız söz sarf etmişti. Şimdi ise onları söyleyen Reyyan değilmiş gibiydi. “Bilmiyorum,” dedi sakin bir tınıyla.
“Neyi bilmiyorsun?” Havin, sorusunun ardından masanın altından çektiği sandalyeye oturdu. “Miran’ın sana nasıl baktığını görmedin mi? Resmen gözlerinin içi gülüyordu.”
Reyyan omuzlarını silkti. “Görmedim Havin,” dediğinde Havin’in itirazı gecikmedi. “Yalan söyleme Reyyan. Kapıdan girer girmez ona baktın, oda sana baktı.” Havin’in gözünden bir şey kaçmazdı asla. Şimdi Reyyan olumsuz konuşsa da, artık Havin asla inanmazdı.
Reyyan’ın yüzünde hafif bir tebessüm belirirken, yine de kafasını salladı.“Olsun, sonuçta tanımıyorum onu.”
Ocakta pişen kahveleri Dilan tek tek tepsiye yerleştirip masaya koydu. Ardından Havin tepsiyi Reyyan’ın önüne itekledi. “Hadi, soğumadan götür.” Reyyan gayriihtiyari mutfaktan çıkarken Havin sessizce konuştu arkasından. “Hemen mutfağa gelme. Biraz salonda otur!” Elinde titreyen tepsiyle attığı her adımda daha çok heyecanlanıyordu. Sakin olmalıydı, yoksa bu kahveleri
ikram edemeden yere devirecekti.
Derin bir nefes alıp salona girdikten sonra, ellerinin titrememesine özen göstererek taşıdı tepsiyi. Evin en büyüğü, amcasından başlayarak sırasıyla tek tek dağıttı kahveleri. En son kahveyi Miran’a uzatırken yüzüne bakmamış, halının desenlerinde oyalamıştı bakışlarını.
Ardından bakışlarını yerden kaldırmadan, masanın yanındaki sandalyeye usulca oturdu. Kafasını yerden kaldırıp Miran’a bakmak, birkaç kere gördüğü yüzünü daha fazla incelemek istiyordu ancak utancı buna müsaade etmiyordu. Ortama koyu bir sohbet havası hakim olmuştu kısa sürede. Annesinin dediği gibi babası, Miran’ı uzun zamandır tanıyor olmalıydı. Zira bu denli samimi oluşlarının başka bir açıklaması yoktu. Reyyan’ın bakışları hâlâ yerdeyken Miran’ın sesi kulaklarına çarpıyor, yüreğine ılık bir heyecan bahşediyordu. İlk başta tuhaf gelen ses tonu, şimdi hoşuna gidiyordu ister istemez.
Bir tarafta annesi ve yengesi Delal Hanım, camın önündeki tekli koltuklarda Nergis Hanım ve Gönül oturuyordu. Karşı tarafta ise amcası Cihan Bey, babası ve Miran oturuyordu. Azat ve Bedirhan ise somurtkan bir yüzle kapının girişinde oturuyorlardı.
Reyyan üzerindeki çekingenliği bir nebze olsun attığında Gönül’e baktı. Miran’ı ve ailesini ilk gördüğünde o kadar heyecanlıydı ki, doğru düzgün kimsenin yüzüne bakmamıştı. Gönül, Miran’dan farklıydı. Abisine benzediği pek söylenemezdi. Beyaz bir tenin ortasına kondurulmuş iri ela gözlere, uzun bir surat yapısına sahipti. Miran’ın saçları siyaha çalarken onunkiler kumraldı. Abisiyle birbirlerine benzemeseler de güzel bir kızdı Gönül. Reyyan, bakışlarını Gönül’den ayırıp Miran’a çevirdiğinde kalbi yeniden kuşlar gibi çırpındı.
Sert görünen yüz hatlarına rağmen çocuksuydu sıfatı. Karanlığın ahenkle dans ettiği gür siyah saçları, gözlerini çevreleyen biçimli siyah kaşları, düzgün bir burnu ve rengi bordoya çalan kalın dudakları vardı. Buğday teninin ortasına, kıyamet gibi düşmüş deniz mavisi gözleri belki de en çekici noktasıydı. Yaşını göstermeyen masum yüz tipine rağmen, fiziği yaşına uygun ve oldukça biçimliydi.
Reyyan, Miran’ı incelemeye öyle dalmıştı ki birilerinin onun nereye baktığını fark edeceğini hiç düşünmemişti. Havin onun Miran’a böyle baktığını görse, günlerce söylenir dururdu. Gözleri Miran ile tekrar kesiştiğinde ateşe değmiş gibi çekti bakışlarını. Belki de artık gitmeliydi. Annesine baktı, Zehra Hanım’ın onay veren bakışları eşliğinde usulca yerinden kalkarak salondan çıktı.
Reyyan’ın derin bir sessizliğe ihtiyacı vardı. Oturup düşünmek, hissettiği duyguların adını koymak istiyordu. Ne olursa olsun bugün asla istemediğini söyleyecekti ancak yolunda gitmeyen şeyler vardı. Sanki istemiyorum derse çok büyük bir şey kaybedecekmiş gibi hissetti. Çok garip olacaktı fakat günlerdir “İstemiyorum,” diyen, hatta bu sabah bile bunun savaşını veren Reyyan yok olmuştu.
Sadece çaresizlik değildi ruhuna akan zehir. Bir belirsizlik denizinde yüzüyordu sanki. Hiç tatmadığı duygularla cebelleşen yüreği, hissettiklerine bir ad koyamıyordu. Ama korkuyordu. Sevilmenin ne demek olduğunu bilmediği için, bu durumu yadırgıyordu. Tuhaf giden bir şeyler vardı. Sanki Miran’ın gözlerinde, hiç kimsenin göremediği bir şeyler saklıydı.
Ne olduğunu asla bilemeyecekti.

(Eseriñ doly görnüşi ýakynda saýtyñ kitaphanasynda goýlar).
Категория: Romanlar | Просмотров: 38 | Добавил: Gülzyýada | Теги: Sümeýýe Koç | Рейтинг: 3.5/2

Awtoryň başga makalalary

 
Всего комментариев: 0
Имя *:
Ähli smaýliklar
Код *: