15:09
Gölge / dedektif hikaye

GÖLGE / defektif hikaye

Ağaçlarla kaplı yolda o kadar hızla yürüyordu ki nefesi sıkışmıştı. Kalbi sanki göğüs kafesini yırtıp dışarı fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Tüm ağaçlar söz birliği yapmış, kendini takip ediyormuşçasına ürkütücü görünüyordu. Vakit henüz akşam üzeri olmasına rağmen; kimsesizlik, evine giden yoldaki ormanlık alana tüm korkunçluğu ile çöküvermişti. Her adım atışında sanki tüm ağaçlar, onun peşinden gelen bir canavara dönüşüyorlardsı. Kendini kapana kısılmış fare gibi hissetmekten bıkmıştı. Issız ve terk edilmiş olan bu yol ona sırat köprüsünü hatırlatıyordu. Ayağı kayıp düşecek olsa kendini cehennemin tam ortasında bulacağından, neredeyse unutmaya çalıştığı olaylar kadar emindi.

Onu en çok kendi düşünceleri yoruyordu. Başka insanların söyledikleri, zihninde geçici bir tiyatro oyunu gibi sahneleniyor, fakat kendi düşünceleri bilinçaltı sahnesinde bir türlü son perdeye ulaşamıyordu. Çoğunlukla aynı sahne tekrar tekrar oynanıyordu. Asıl zor olan, son sahneye ulaşamamaktı. Bu orman, onun tiyatro sahnesindeki perdelerinden sadece bir tanesiydi. Çocukluğunda, bu yoldan bu kadar korktuğunu hatırlamıyordu. Yirmi dört yıl önce burada yaşadığını düşününce, üşümesine, titreme ve gözyaşları da eklendi. Oysa, o burada yaşayıp öleceğini zanneder, bütün hayatının bu evde geçeceğinin hayalini kurardı. Ta ki bu hayalinin kabusa dönüştüğü güne kadar.

Aradan yıllar da geçse, içine çekildiği ilk kabusunun başladığı yere yeniden savruluyor, yarım kalan gösteriyi tamamlaması için sahnede bekleniyordu. Korkusunu yenmek zorundaydı. İçinde tuttuğu her şeyi kusup atmalıydı. Artık her şeyin sonlanmasını istediğinden, buraya dönmenin bir ölüm kalım meselesi olduğunu biliyordu. Hayalinin yarım kalan kısmı gerçekleşmek üzereydi. Bu evde ya ölecek ya da tamamlaması gerekeni yapacaktı. Takip edildiğini hissederek her şeyin başladığı ve bitmesi gerektiği evine doğru yürümeye devam etti…

BİRKAÇ HAFTA ÖNCE

Nazan işten çıktıktan sonra, alışveriş yapmak için yakındaki bir alışveriş merkezine uğrayıp evine dönmüştü. Çalıştığı muhasebe şirketinin sevilen bir elemanı olmasına rağmen ikili ilişkilerde başarısızlığı ile ün salmış, karşı cinse duyduğu güvensizliği ile tanınmıştı. Otuz iki yaşında, oldukça güzel bir kadındı. Üniversite eğitimi sırasında âşık olup terk edilmişliğinin faturasını ve yaşadığı travmanın sonuçlarını tüm erkeklere kesmekte acele etmişti. Çocukları çok sevmesine rağmen gönül ilişkilerine nokta koymuş, bu sevgisini bir yetiştirme yurdunda gönüllü annelik yaparak doyurma yolunu tercih etmişti.

Eve geldiğinde kapısının önünde gördüğü bir paket onu şaşırtmadı. Ellerindeki poşetleri acele ile yere bıraktı, çantasından anahtarını çıkarıp kapıyı açtı, kapının önündeki paketi ve alışveriş torbalarını mutfağa taşıdı. Paketin içinde ne olduğunu merak etmiyordu. Kimin göndermiş olabileceğini az çok tahmin ettiği için, tezgâhın üzerine koyup banyoya geçti. Ellerini yıkadıktan sonra yatak odasına girdi. Dolabından bir eşofman altı ile beyaz bir tişört alıp giyindi. Makyaj masasının önüne oturdu, özenle önce yeşil gözlerine ve tüm yüzüne yaptığı makyajı temizledi. Kahverengi, dalgalı uzun saçlarını bir toka ile toplarken, iş yerinde kendisine hayran olan ve bunu her fırsatta hissettiren Okan’ı düşündü. Defalarca onu uyarmasına rağmen, kendisine tekrar hediye göndermesi kadınlık gururunu okşamıştı.

Aynanın önünden kalkıp mutfağa yöneldi. Buzdolabını açtı, dünden kalan kızarmış tavuk ve taze fasulyeyi mikrodalga fırında ısıtıp yemek masasına koydu. Çatal, bıçak ve bir bardak su alıp akşam yemeğini yemeye başladı.

Paket, hâlâ tezgahın üzerindeydi. Okan bu sefer paketin boyutlarını büyütmüştü. Nazan aldığı hediyeleri iade etmekten yorulmuş, Okan ise ısrarını bıkmadan devam ettirmişti. Yemeğini bitirip masayı ve mutfağı toparladı. Hazırladığı kahve ile birlikte salona geçti. Büyük bir merakla okuduğu Günay Gafur’un “Kuklacı” adlı romanı sehpanın üzerinde kendisini bekliyordu. Kendi kendine, “Sonbaharın kışa hazırlık yaptığı şu günlerde okunacak en iyi kitap,” dedikten sonra koltuğa yerleşti ve kaldığı yerden okumaya başladı.

Kendi çığlığı ile uyandığında bir an nerede olduğunu anlayamadı. Üşümüş ve korkmuş, hava da kararmıştı. Okuduğu kitap yüzünün üzerindeydi. Gördüğü rüya o kadar gerçekti ki, yıllardır aynı kâbusu görmesine rağmen bir türlü korkmadan uyanmayı başaramıyordu.

“Bu kesinlikle bilinçaltımın oyunu,” diye düşündü. Babasının o daha ilkokula giderken ortalıktan kaybolduğu, ne ölüsünün ne de dirisinin bulunmadığı o korkunç günlere doğru çekildiğini hissedince uyku mahmurluğu ile uzanmış olduğu kanepeden doğruldu. Bu gece geçmişi düşünmeyecekti. Kitabı tekrar sehpanın üzerine bıraktı. Kahve kupasını alıp mutfağa doğru yürürken evin tüm lambalarını yakmayı ihmal etmedi. Çocukluğundan beri karanlıktan korkardı.

Mutfağa girince, tezgahtaki pakete ilişti gözü yeniden. Şimdiye kadar gönderilen hiçbir hediyeyi açmamıştı ama bu nedense ilgisini çekmişti. Üzerinde hiçbir not yoktu. Okan’ın şimdiye kadar gönderdiği hediyelerde isim ve adres bilgisi mutlaka olurdu oysa. İyice meraklanmıştı. Paketi eline alıp salladı. Bu aslında bir kutuydu. Açıp açmamaktaki kararsızlığı fazla uzun sürmedi. Merakını yenemeyerek paketi açtı. Beyaz kâğıtları çıkardığında, duyduğu çığlığın kendi çığlığı olduğunu anlayamadan, kutunun dibinde yatan ölü kuşa bakarak, eli ile ağzını kapattı.

Salona ne zaman geçtiğini farkında değildi. Bu şakayı kimin yapabileceğini düşünerek bir ileri bir geri yürümeye başladı. Kendini sakinleştirmekte güçlük çekiyordu. Paketi ona Okan göndermiş olamazdı. O çok kibar, aile terbiyesi almış iyi biriydi.

“Kesin yanlışlıkla gönderilmiş,” diyerek kendine telkinde bulunmaya çalıştıysa da başaramadı. Ne yapacağını bilmez bir halde mutfağa gitti, bütün cesaretini toplayarak paketin içine yeniden baktı. Ölü bir kuşun dışında hiç bir şey yoktu. Kutuyu alıp bir çöp poşetine koydu, sonra kapının önüne bıraktı. Sanki kuş canlanıp kendisine zarar verecekmiş gibi tuhaf bir korkuyla kapıyı kilitledi. Yatağa girmeden önce sakinleştirici bir ilaç aldı. Buna rağmen uykuya dalması epey zor oldu.

Sabah kalktığında kendini dinlenmiş ve dinç hissediyordu. Günlük hazırlığını yaptı. İşe gitmek için çantasını uzanırken, dün yaşadıklarını hatırlayınca huzursuzlanır gibi oldu. Bir an önce evden çıkmak için acele etti. Kapıyı açar açmaz dün gece bıraktığı çöp poşetinin orada olmadığını görünce olduğu yerde donakaldı. Bu nasıl olabilirdi? Bu apartmanda yıllardır oturuyordu ve hiç kimse bir başkasının çöp torbasını alıp atmazdı.

Asansörle aşağıya inerken şaşkın ve endişeliydi. Apartmandan çıkıp arabasının yanına gitti, acele ile kapıyı açtı. Sinirlerin gerginliğinden nefes alış verişi düzensizleşmişti. Sakinleşmek için gözlerini kapatıp nefesine odaklanarak bir süre koltukta oturdu. Gözlerini tekrar açtığında, çöp poşetine koyduğu ölü kuşun arabasının sileceğinin üzerinde olduğunu gördü. Panik halinde dışarı çıktı. Ayakları titriyordu. Sokakta kimse yoktu. Ağlamaya başladı. Arabasına dayanarak ayakta zorlukla durabildi.

Bir el omzuna dokununca olduğu yerde zıpladı. Sessizce attığı çığlık boğazında düğümlenmişti. Kendini koruma içgüdüsü ile ellerini yüzüne götürdü.

Ona dokunan adam,sakin olmasını söylüyordu. Ellerini yüzünden indirince karşısındakinin yüzüne boş boş baktı.

Adam olanca sakinliği ile, “Nazan Hanım, iyi misiniz?” diye sordu.

Nazan, kendisini toparlamaya çalışarak, “Müdürüm, ben… ben iyiyim Hasan Bey,” demeyi başardı.

Adam yıllardır yanında çalışan kadının, sabahın bu saatinde neden hıçkırarak ağladığını merak etmişti. “Bir şey mi oldu? Kötü bir haber mi aldınız?”

Bu soru karşısında gözyaşlarını silen Nazan, arabanın sileceğine doğru bakmamaya çalışarak, “Ben ne söyleyeceğimi bilemiyorum,” dedi. “Arabanın içinde biri olduğu zannına kapıldım.”

Zorlukla gülümseyerek devam etti. “Böyle söyleyince kulağa çok saçma geliyor fakat arabama biner binmez sanki biri bana seslendi gibime geldi. Bu yüzden korkarak arabadan indim.”

Bu söylediğinin çok saçma bir bahane olduğunu kendisi de biliyordu. Gerçeği gizleme gereğini neden duyduğu konusunda bir fikri yoktu.

Hasan Bey, “Şimdi biraz daha iyi misiniz? İsterseniz ofise benim arabamla geçelim,” diyerek nazikçe gülümsedi.

Adam, Nazan’ın çalıştığı şirketin sahibi ve genel müdürüydü. Evinin bir alt sokağında oturuyordu. Haftada birkaç kez karşılaşırlardı. Nazan hep aynı saate işe gitmek için evden çıkmasına rağmen patronunun ofise gidiş saatleri değişiklik gösterebiliyordu.

Hasan Bey’in sorusuna cevap vermediğini fark edince, “Çok iyi olur,” dedi telaşla.

Ofise gelince, işlerin yoğunluğu, dün akşamdan beri yaşadıklarını düşünme fırsatı vermedi Nazan’a.. Okan ise her zamanki gibi etrafında dolanıp iltifatlarını sıralamaya devam ediyordu.

Akşam üzeri işler hafifleyince tüm cesaretini toplayarak, “Okan dün bana bir paket gönderdin mi?” diye sordu.

Oysa onun göndermediğini adı gibi biliyordu.

Okan bu soru karşısında şaşırarak, “Göndermedim ama bu göndermeyeceğim anlamına gelmez,” diyerek hınzırca güldü. Sonra, nefes almadan sözlerine devam etti. “Eğer seninle çıkma teklifimi kabul ettiysen bunu bana doğrudan söyleyebilirsin. Şimdiye kadar hediyelerimi kabul etmedin ve böyle bir soruyu bana ilk kez soruyorsun. Bunu neye yormalıyım?”

“Hiçbir şeye yorma. Dün bir hediye paketi aldım, üzerinde gönderenin adı yoktu; o yüzden sordum. Sana değer veriyorum ama arkadaşım olarak kalmanı istiyorum. Lütfen daha fazlası için umut besleme.”

Okan,“Hediye paketi mi aldın?” diye homurdandı. “Kesin Kenan zibidisi göndermiştir. Senin etrafında son zamanlarda çok sık görünür oldu.”

“Kenan mı? O her zaman benim etrafımda. Biliyorsun, o benim çocukluk arkadaşım ve ben onun sayesinde buradayım. Hem Kenan hakkında konuşurken dikkatli cümle kur. O bu şirkette ve özel hayatımda önemli bir yere sahip. Bizim onunla köklü bir geçmişimiz var. Artı, ondan rahatsız olmanı gerektirecek hiçbir şey yok hem seninle hem de onunla ilgili.”

Nazan bunları söyledikten sonra Okan’ın cevap vermesine fırsat tanımadan masasına doğru yürüdü, çantasını aldı ve ofisten çıktı. Eve gitmek istemiyordu. Kenan ofisteydi fakat annesini, Mualla teyzeyi ziyarete gidebilirdi. Çantasını karıştırıp cep telefonunu çıkardı. Mualla teyzesi işi bile olsa kendisine zaman ayırır, bir anne şefkati ile bağrına basardı. Kısa bir konuşmadan sonra arabasına gitmek için alt kattaki otoparka indi. Şirkette tek sevmediği yer olan bodrumdaki garaj onu her zaman ürkütürdü. Arabasına ulaşmak için koşar adım yürürken birden arabasını bugün getirmediğini hatırladı ve durakladı. Sanki arkasında biri nefes alıyordu. Dönüp dönmemekte kararsızlık yaşayınca kendini zorlayarak cep telefonunu eline aldı ve şirketin önüne bir taksi çağırdı. Garajdan bir an önce çıkmak için koşar adım çıkışa yöneldi. Biraz önce hissettiği tedirginlik geçmemişti. Arkasında birisinin olduğuna emin olsa da cesaret edip geriye bakamayacaktı. Bunların dünkü olaydan kaynaklandığına kendisini ikna etmeye çalıştı ama başarılı olamadı.

Dışarı çıkınca derin derin nefesler alıp vererek nabzının düzelmesini sağladı. Önünde duran taksiyi fark edince tüm korkusuna rağmen bindi. Arka koltukta büzülerek şöföre gideceği adresi söyledi. Şehrin kalabalık sokaklarından geçtikçe üzerine çöken rahatlama ile biraz sakinleşti ama korkusu yüreğinde ve zihninde çivi gibi çakılı kaldı. Gideceği evin önüne geldiklerini, şöförün kendisine eslenmesiyle anladı. Alelacele parasını ödeyip taksiden indi. Nefes almaya o kadar çok ihtiyaç duyuyordu ki, bir elin boğazını sıktığına yemin edebilirdi. Gözlerini kapatıp iç dünyasına dönmeye çabaladığı anda gördüğü görüntü onu şoka uğrattı. Bu gerçek olamazdı. Çocukluğuna ait bu görüntünün gerçeklikle bir ilgisi olamazdı. Gözlerini daha da sıkı kapattı. Birkaç saniye öylece kaldıktan sonra bütün cesaretini topladı ama adım atacak kudreti kendisinde zor buldu. Başını sağa sola çevirdi, cesaret arıyordu fakat sokaklar bomboştu. Bu kadar zayıf olduğu için kendisine kızdı. Adımlarını bir kuklacının ipini hareket ettirdiği bir kuklaymışçasına titrek titrek atarak bahçe kapısını açtı. Biraz önce durduğu sokağa bakmamak için kendisi ile ettiği mücadeleyi kazanarak zile bastı.

Bu saatlerde Mualla teyze evde yalnız olurdu. Eşi, yani Orhan amca ise her zamanki gibi dışarıda kimbilir hangi katilin izini sürmekteydi? Nazan, onunla karşılaşmamayı tercih ederdi hep. Adamın, günün birinde içindeki düşünceleri okuyacağına ilişkin bir zannı vardı ve bu duygu ona her daim tetikte olmasının kendi lehine olacağını söylüyordu. Yine de bu eve ne zaman gelse, ruhunu sarıp sarmalayan aile sıcaklığını hissetmekten kendisini alamazdı.

Kapıyı, yüzünde kocaman bir gülümseme ile açtı Mualla teyze. Nazan çantasını koridordaki portmantoya bıraktıktan sonra, kadının şefkatle açılan kollarına atılarak ona sarıldı. Kendisini daha iyi hissetti.

Biraz toparlanınca, “Mualla teyzem kusura bakma ofiste sıkıldım, seni görme isteğimi bastıramadım ve böyle alelacele çıkageldim,” dedi.

Kadın, “Ne kusuru evladım,” diyerek Nazan’ın elini tuttu. “Burası senin de evin! İnsan kendi evine gelmek için izin mi alır? Aşk olsun! Bu söylediklerini duymamış olayım.”

Salona doğru birlikte ilerlediler. Mutfağın önünden geçerken tüm evi saran ıspanaklı böreğin kokusunu duyan Nazan acıktığını hissetti.

“Ne şanslı bir gündeyim, Mualla Sultan! Meşhur böreğin beni çağırmış,” diyerek gülümsedi.

Salona geçip oturunca, Mualla teyze sordu. “Nasılsın kızım? Gerçi Kenan’dan haberlerini alıyorum ama geldiğine çok sevindim. Son ziyaretinin üzerinden haftalar geçti. Seni biraz zayıflamış gördüm. İyi misin?”

“İyiyim. Biraz yoğunum bu aralar. Ama gelmediğim zamanları kesinlikle telafi edeceğim. Sen sakın üzme kendini olur mu?”

Mualla teyze, gözlerini nazan’ın hüzünlü bakışlarına dikerek, “Ben senin için endişeleniyorum kızım,” dedi. “Babanı hâlâ aradığını biliyorum ve bu konu beni çok üzüyor. Artık vazgeç kuzum. Üzerinden yirmi dört koca yıl geçti. Ne bulmayı ümit ediyorsun? “

“Ben… ben bilmiyorum ama en azından belki ölüsünü bulurlar. Hoş, tuttuğum dedektif ben sormazsam arayıp da bir şey söylemiyor ya.”

Durakladı. Sonra devam etti.

“Bana sürekli aynı şeyleri tekrarlıyor. Eğer bir ipucuna denk gelirse bana haber verecekmiş, üzerinden yıllar geçmiş, babamın kaybolduğu yer ile en son görüldüğü yerin arasında fark olduğunu, annemin ise bu olaydan önce bizi terk edip intihar etmesinin dışında elinde bir şey olmadığını, babamı son gören kişinin öldüğünü anlatıp durmaktan ileri gidemiyor. Ama ben bir umut bekliyorum teyzem. Ya başına bir kaza geldi de bizi unuttuysa! Ya da bir yerlerde tutsak edildiyse!”

“Güzel kızım, bu söylediklerine aklın yatıyor mu? Eğer inanıyorsan devam et ama inanmıyorsan artık kendini bu kadar heder etme.”

Mualla teyze oturduğu koltuktan ayağa kalktı, mutfağa yöneldi. Nazan onun arkasından bakarak yaşına rağmen ne kadar genç ve dinç olduğunu düşündü. Sonra, o da mutfağa gitti. Mualla teyze fırından böreği çıkarmış, çayı da demlemişti.

“ Neyse kuzum, artık güzel şeylerden konuşalım. Birazdan Kenan’da gelir. Bir arkadaşına uğrayacakmış. Sen çıkarken buraya geleceğini söylememişsin. Onun da daha önceden verilmiş bir sözü varmış. Eğer işin yoksa akşam yemeğini birlikte yiyelim, ne dersin?”

Nazan börekten bir parça alıp ısırdı.

“Bu mis gibi böreğin üzerine bir şey yiyebileceğimi zannetmiyorum.”

Çocukluk döneminden beri bu evde böreği elleri ile yemeye alışmıştı. Çocuk yetiştirme yurdundan izinli olarak geldiği bu evde, annesinin arkadaşı olan bu kadın kendisine evladına tanımadığı toleransları tanımıştı.

Nazan, Mualla teyzesine yıllardır sorduğu soruları damdan düşercesine tekrar sordu.

“Mualla teyze, annemin babamı terk etmesininin sebebi neydi? Canına kıyacak kadar ne gibi bir sıkıntısı vardı? Onun en çok değer verdiği arkadaşı sendin. Sana hiç mi bir şey anlatmadı?”

Oysa, Mualla teyzenin vereceği cevapları zaten biliyordu. Onların hepsini yıllar önce zihninin kapalı kutusunun içine atarak hapsetmişti. Yine de sormaktan bıkmamış, çocuk ruhunun aldığı yarayı birinin bilmesini dilediği için bu soruyu tekrar tekrar sormak, onda bir alışkanlık haline dönüşmüştü.

“Bunu defalarca konuştuk kızım. Eğer annenin herhangi bir sorunu olduğunu bilseydim, sence duyarsız kalır mıydım? İnan bu konu hakkında hiçbir fikrim yok. Ölümüne nasıl bir ad koyacağımı yıllarca düşündüm ama bulamadım. Çok üzgünüm. Sen de artık bunları düşünmekten vazgeçip kendin ile ilgili planlar yapmaya başla. Bak seneler su gibi geçip gidiyor. Evlen, yurt yuva kur. Çocukları çok sevdiğini biliyorum artık kendi çocukların olsun. Hem Okan’ın sana olan ilgisini biliyorum. Ona bir şans tanısan olmaz mı?”

Nazan başını öne eğerek içini çekti. “Bu olayları düşünmeden bir tek gün geçirmedim ve geçirmeyeceğim. Okan’a gelince… Benim için hiçbir şey ifade etmiyor.”

Bunları söyledikten sonra, yarım kalan böreğini ve çayını içti. Huzursuzlanmaya başlamıştı. İçini mengeneye koymuş da sıkıyorlarmış gibi hissetti, derin nefes alma ihtiyaçı duydu. Biran önce dışarı çıkmalıydı. Gitme zamanı gelmişti. Hava kararmış, sonbahar tüm hüznünü koca şehrin üzerine yorgan gibi sermeye hazır bekliyordu. Mualla teyzesiyle vedalaşarak çağırdığı taksiye bindi, evinin yolunu tuttu.

Araba hareket eder etmez, gerçek hisleri gün yüzüne çıktı. Korkusu tekrar geri döndü. Takip ediliyordu. Nasıl ve kim tarafından olduğunu bilmese de bu düşüncesini bastıramıyordu. Kendi kendine tüm bu yaşananların anlamsız olduğunu, ölü kuşun bunlara sebep olduğunu telkin etmeye çalıştı. Yüreğinin aksine şehrin tüm ışıkları yanmış, süslü bir gerdanlık gibi ışıldıyordu. Evinin önüne geldiğinde içindeki korkuyu bastırmayı başardı. Taksiden indi. Kendi arabasının önünden geçerken ölü kuşun orada olup olmadığına baktı. Yoktu. Bu sabah gördüklerinin gerçekliğini sorgulayarak apartmandan içeri girdi. Bilmediği ise, görmediği ama hissettiği duygunun gerçekliğiydi.

Gece yağmur başladı. Gökgürültüsü ile huzursuz uykusundan uyandı Nazan. Algılamakta zorlandığı bir sesin etkisiyle doğrulup yatağının kenarına oturdu. Tamamen uyanınca ayağa kalkarak önce banyoya, sonrasında mutfağa gitti. Dış kapının yanından geçerken sanki küçük bir çocukmuş gibi hayaletlerle karşılaşacağını düşünerek o tarafa bakmadan adımlarını hızlandırdı. Buzdolabını açtığı anda yanan tüm lambalar söndü. Elektrikler kesilmişti. Birden panikledi. Buzdolabını kapatıp el yordamı ile mum aramaya başladı. Şiddetle çakan şimşek yüzünden, ağaç dallarının gölgesi insan silüeti halinde mutfak camından içeri yansıyordu. Bir müddet öylece olduğu yerde kaldı. Cama yaklaşmadan etrafı izledi. Sanki adım atsa ağaç dalları canlanıp içeri dalacaktı.

Aradığı mumları en sonunda dolapta buldu. Tüm ev aydınlanmış gibi sevindi. Bir tanesini yakıp mutfak tezgahının üzerine bıraktı. Bir başkasını daha yakıp eline aldı ve yatak odasına yönlendi. Tam dış kapının önünden geçerken yerde duran ve oraya ait olmayan bir nesneyi fark etti. Çekine çekine yaklaşıp baktı. Bunun bir zarf olduğunu anlayınca korktu. Birden ağlamaya başladı. Eğilip titreyen elleri ile zarfı ateş tutarcasına aldı. Biraz önce neden fark etmemişti bu zarfı? Aklına gelen ihtimal çok korkutucuydu. Yoksa daha önce bu zarf burada yok muydu? Nazan, kapı açılıp biri içeri girecekmiş gibi koşar adım yatak odasına geçti, hızla kapıyı kapatıp kilitledi. Yatağın kenarına oturarak mumu komodinin üzerine bıraktı.

Zarfı hâlâ elinde tutuyor, açmaya korkuyordu. Sonunda ani bir kararla yırtarcasına açtı. Ne ile yüzleşmesi gerektiği sorusunun cevabını bilemiyordu. Satırlar gözyaşlarının arasında dağılıp gitti. Kağıt, son kelimeyi okuduğu an ellerinden kayıp ayaklarınının dibine uçarcasına düştü. Nazan, sağ elini ağzına bastırıp, hıçkırığını yutmaya çalışıyor, kalbinin kanat çırpışını duymamak için uğraşıyordu.

Okuduğu gerçek değildi. Yıllar sonra olmazdı. Olamazdı. Ağlayarak ayağa kalkıp dolabı açtı. Hemen birkaç kıyafet alıp küçük bir valize doldurdu. Artık korkuları geçmiş, hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştü. Ne gecenin karanlığı ne de elektriklerin olmaması onu gideceği yoldan alamazdı. Annesinin onu bu hayatta tek başına bırakıp terk edişinden sonra yaşadığı ve zihninin en derin köşelerine gönderdiği, düşünmemeye çalıştığı herşey, yine en başa dönmeye başlamıştı. Eğilip notu yerden aldı. Ellerinin titremesi durmuş, onun yerine damarlarında adrenalin dolaşmaya başlamıştı. Üzerini giyerken bedeninden tiksinerek kurtulmak istedi. Avcıyken av olacaktı. Tüm çabaları boşa gitmişti ama avcısının bilmediği birşey vardı. O da o küçük odada korkan ve ağlayan küçük kız çocuğu olmadığıydı. Bu duygu kendisini güçlü hissetmesini sağladı. Üzerine aldığı yağmurluğu giyip mutfağa doğru yürüdü, dolabın son çekmecesini yerinden çıkardı. Elini uzatınca soğuk çeliği hissetmesi uzun sürmedi. Tabancayı çantasına koydu.

Yirmi dört yıl önce kabusunun başladığı yere doğru gitmek için yola çıkmadan önce telefonunu kapattı. ona ihtiyacı olmayacaktı…



GÜNÜMÜZ



Buraya geleli bir kaç hafta olmuş korkuları onu çıldırma noktasına getirmişti. Artık en ufak bir sese karşı bile duyarlı hale gelmiş, kendi gölgesinden korkar olmuştu. Kapısına bırakılan ölü hayvanlar ve nerede olduğunu bildiğini bildiren pusulalar, bastırdığı tüm travmalarını su yüzüne çıkarmıştı. Bu ıssız orman yolunda bulunan bir kaç komşu ev terk edilmiş, ölü toprağı üzerine örtülmüş gibi kimsesizdi. Avcısı geçmişin intikamını almak, onun ruh sağlığını bozmak için elinden geleni yapıyordu. Nazan ise geldiği günden beri çektiği işkencesinin noktalanması amacıyla kısıtlı süre uyuyor, hayalet gibi ortalıkta dolanıyordu. Avcı gelmek zorundaydı. Gelmeliydi. Anlamadığı ise neden kendisine bu kadar işkence edişi idi. İşkence edecek bir kişi varsa o da kendisi olmalıydı. Yıllar sonra çocukluğunun masum dönemini bitirip kendisini değersiz hissettiren, defalarca intihara kalkışmasına sebep olan avcı, şimdi de psikolojik travmalarını deliliğin sınırlarında gezdirerek ona işkence ediyordu.

Elinde tuttuğu bıçağı kot pantolunun üzerinden bacağına sürterek, “Gel artık, yaptığın pisliği ödeme zamanı geldi,” dedi.

Bacağından pantolonuna sızan kana baktı. Artık gerçeklikten kopmuştu. Kendi kendine konuşup gülüyor, ağlıyordu. Yaşamaya çalıştığı hayat, bir kaç hafta önce tuzla buz olmuş, kendisiyle bile paylaşamadığı sırlar yıllar sonra kapısına dayanmıştı. Şimdi de canını alırcasına bütün ruhunu yakıyordu. Cehennem ateşi bu ateşten daha yakıcı olamazdı. Ya da olmalıydı ki; kötülük yapan dünyada görmediği cezayı ateşte yanarak ödeyebilmeliydi. Yoksa masumun cennete gitmesinin bir anlamı olmazdı.

Çocukluğu süresince korktuğu kandan artık korkmuyordu. Bıçağın üzerindeki kana bakıp avcıyı nasıl yaralayacağını düşünerek histerik bir kahkaha attı. Odaya sızan son gün ışıkları, yerini karanlığın gölgelerine terk etmeye hazırlanıyordu. Karanlıktan korkmamayı buraya geldiği günden itibaren öğrenmişti. Avcı nasıl kurbanını yakalamak için saatlerce tuzak kurup bekliyorsa kendisi de öyle sabırla avcıyı bekleyecekti. Avcı ise kendisinin av olacağını henüz bilmiyordu.

Nazan bulunduğu evin iç kapısının önüne geldiği gün kurduğu ayı tuzağının üzerinde örtülü olan eski kilime baktı. Bu kilimi neden sevdiğini hatırlamaya çalıştı ama başaramadı. Evin arka bahçesine açılan kapının önüne de aynı tuzağı kurmuştu. Avcı gelecekti. Kendisini ne kadar çok özlediğini yazdığı pusulayı ise bir bıçakla yatak odasının kapısına asmıştı. O odaya her girdiğinde nefreti de, intikam duyguları da derinleşiyor ve kendisinin kin deryasında boğulmasına sebep oluyordu. Zihni artık tüm demir parmaklıklarını açıp, ona unutmaya çalıştığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlatmış; ölü kuşu aldığı o günden sonra ise akıl sağlığının yerinde olmadığını fark etmeden düşmanını beklemek için bu evde neredeyse canlı bir ceset gibi yaşamaya başlamıştı. Sonun yakın olduğunu hissetmiyor, biliyordu.

Oturduğu yerde uyuyakaldığını duyduğu bir ses ile fark etti. Hemen ayağa kalktı, dolabın üzerinde duran silahını alarak dikkat kesildi. Gün çoktan batmıştı. Eve dolan karanlığın içinde ezbere bildiği koridora doğru ilerledi. Dış kapıda birisi vardı. Bu evi terk ettikleri günden beri kimse ziyaret etmemiş, kendi kaderi ile başbaşa bırakmışlardı. Nazan gelenin kim olduğunu biliyordu. Ensesindeki tüyler havaya kalkmış, gafil avlanmaması konusunda kendisine uyarı veriyordu. Tam dış kapının karşısına kurduğu tuzağın önünde durdu. Kapıya biri vurmaktaydı.

Ses birden kesildi. Şimdi avcı, kapıyı açmak için uğraşıyordu. Nefesini tuttu. Artık sona gelmişti. Çocukluk döneminde yaşadığı olay ile yüzleşme zamanıydı. Tuttuğu özel dedektif kendisine elle tutulur bir bilgi vermese de babasının sağ olduğunu düşünmüyor, biliyordu. Geçmişi, zihnindeki tiyatro sahnesinin perdelerini sonuna kadar açmış, en olmadık yerde oyunun tekrar başlamasını sağlamıştı. Kendisi hem seyirci hem de oyuncuydu.

Sahnede beliren görüntüde, saçları yatağının üzerine dağılmış ve kucağındaki oyuncak ayısına sarılmış bir vaziyette yatan sekiz yaşında bir çocuktu. Yüzünde gördüğü huzuru son kez gördüğü için kalbi sıkıştı, ritmi bozuldu. Gözlerini sımsıkı kapattıysa da görüntü kaybolmadı. Odasının kapısı aralanınca o güne kadar hayatta en çok sevdiği kişi olan babasının içeri sessizce girişini izledi. Artık gerçeklikten iyice kopmuş, kendisini tamamen gördüğü sanrıya kaptırmıştı. Babası önce saçlarını okşadı, sonrasında ise ellerini dokunmaması gereken yerlere doğru kaydırmaya başladı. Çocuk hali gözlerini açınca babasının saçlarını okşadığı o güzel elleri gitmiş yerine kocaman elleri gelmiş ve ağzını kapatmıştı. Küçük Nazan debeleniyor elleri ile babasına bilinçsizce bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Babam dediği adamın yüzü ve gözleri başka bir varlığa dönüşmüş, onun büzülüp yok olma isteği ile korkmasına sebep olmuştu. Küçücük hali ile ne yapması gerektiğini bilmeden öylece donakalmıştı. Babası ise babaların kızlarını bu şekilde sevebileceklerini söyleyip ellerini çekti, alnına bir öpücük kondurup odadan ayrıldı.

Kapı kapandığı anda küçücük bedenini yok etmek istercesine yorganını başına çekti ve anlayamadığı bu olay karşısında hıçkırarak ağlamaya başladı. Kapının dışındaki ses artmıştı. Nazan ne kadar uğraşsa da gördüğü sanrıdan kopamıyordu. Sahne değişmeye başlayınca silahı tutan elinin acıdığını fark edip dikkatini kapının önündeki avcıya vermeye çalıştı fakat başaramadı. Sahnede tiyatro devam ediyordu. Gördüğü görüntüler kopuk kopuk olsa da gerçeği ona hatırlatmak için zihninin en karanlık köşelerinden çıkmış, canını acıtmaya başlamışlardı. Gördüğü sanrıya dirense de görüntüler gözlerinden akıyordu. Bir film setinde izleyici konumundaydı. İstem dışı görüntüye odaklandı.

Sabah olmuş fakat kendisi yataktan kalkamıyordu. Sorun altını ıslatmış olması değildi. Babası işe gitmeden bu yataktan ve odadan çıkmayacaktı. Annesinin sahneye ne zaman girdiğini fark etmedi. Sesini duyunca ağlamaya başladı. O da en az babası kadar suçluydu. Yine de annesinin sevgi ve şefkat dolu sesi yüreğini derinden yaralayınca, durduğu yerden iki adım geri gitti. Gözlerini kapatıp bu kabustan kurtulmak istedi ama başaramadı. Kendisi ile yüzleşmesi gerektiğini biliyordu.

Annesi onu yataktan çıkarmak için elinden geleni yapıyor, o ise sadece ağlıyordu. Annesi neden ağladığını sorduğunda gece yaşadıklarını anlattı. Kadın o kadar şaşırdı ki bir an öylece donakaldı. Sonrasında ise küçük Nazan’a babasının asla böyle bir şey yapmayacağını, rüya görmüş olduğunu, bu konudan kimseye söz etmemesi gerektiğini söyleyişini izledi.

Yıllardır zihninde yer eden ve ezberlediği cümlelerdi bunlar.

Kapının önündeki avcının kilidi açış sesini duydu ama şimdi öncelikli konusu bu değildi. Annesinin bu konuşmadan sonra ne yaptığını yıllardır kendisini ne kadar zorlarsa zorlasın hatırlayamamıştı. Şimdi sahne bu kadar canlı iken bundan vazgeçemezdi. Sonuna kadar izlemeliydi. Sahne tekrar değiştiğinde kendisi hâlâ yatağındaydı fakat anne ve babasının yatak odasını da görebiliyordu. Annesi uyumakta olan babasının üzerine çıkmış ona tokat atarak bağırıyordu. Bu kadın görüntü olarak annesiydi ama davranış olarak başka bir şeye dönüşmüştü. Babası ise uyanıp önce kadının ellerini tuttu sonra onu yere doğru savurdu. Küçük Nazan yatağının içinde elleri ile kulaklarını kapatmış cenin pozizyonunu almış, ağlıyordu. Babasının annesine attığı tokat ile yerinden sıçradı. Oysa birbirlerini ne kadar çok severlerdi. Annesi yattığı yerden yanı başında duran komodine doğru uzanıp çekmeceyi çekti. Nazan, daha önce hiç görmediği tabancayıannesinin elinde görünce görüntüyü dondurmak istedi. Bu gerçek değildi. Bunda bir yanlışlık vardı. Annesi evden ayrılmış ve bu evin etrafında bulunan ormanlık alanda silah ile intihar etmiş olarak bulunmuştu. Görüntüde ise annesi silahı babasına doğrultuyordu.

O sırada kapı yavaşça aralandı. Bir gölge içeri doğru süzüldü.

Nazan gelenden çok sanrısına odaklanmıştı. Babası silahı görünce annesinin eline sarılmış ve tüm gücü ile silahı onun başına dayamaya çalışıyordu. Bu mücadeleden babası galip çıktı. Annesinin elindeki silah şimdi kendi başına dayanmıştı. Babası tetiğe basmak için uğraşıyordu. Mücadele çok kısa sürdü. Annesi başından akan kan ile birlikte yerde serili olan kilimin üzerine düştü. Babası, hiç bir şey olmamış gibi hemen pijamalarını çıkarıp elbiselerini giydi. Yerde serili olan kilime annesini sardı. Nazan farkında olmadan annesine elini uzatıp seslenmeye çalıştı. Perde kapanmaya başlamıştı.

Karanlık olan evin içi daha da karardığı anda acı dolu bir feryad ile biten sanrısının içinden gerçekliğe geçiş yaptı. Ayı tuzağı işe yaramıştı. Karanlıkta tam seçemese de yerde bir adamın yattığını görebiliyordu. Adamın sesi çok uzaklardan geliyor gibiydi. Nazan delirdiğini düşünerek gözyaşını silahı tutan elinin tersi ile sildi. Adamın sesini şimdi daha net duyuyordu. Küfürlerle dolu böğürtüyü andıran ses, onun kahkaha atmasına sebep oldu. Kahkahayı duyan adam birden sesini kesti. Nazan onu dikkatle izliyordu. Şimdi tuzağın üzerine koyduğu kilimi neden sevdiğini hatırlamıştı. Bu kilimi annesi de çok sever ve bunu hep söylerdi. Gerçi şimdiki hali ile eskisi arasında büyük fark olsa da Nazan kilimi tuzağın üzerine serdiğine pişman olmuştu. Yavaş adımlarla yerde yatan adama, aralarında mesafe olacak şekilde yaklaştı. Silahını adamın tam suratına doğrulttu.

“Gelmek için bu kadar senenin geçmesini beklemene çok şaşırdığımı söyleyemem. Acaba o kapkara vicdanından da bu evden kaçıp gittiğin kadar kolay kaçabildin mi? Yıllarca bugünün gelmesini bekledim. Senin bir hayvan gibi ölmeni diledim! Ama şimdi ölmediğin için mutluyum. Bil bakalım niye?”

Adam, gecenin karanlığında genç kadının gözlerine bakmaya çalışıyor ama başaramıyordu.

Bir kahkaha atan Nazan, “Seni bir an önce öldürmem için bana yalvarmanı izleyeceğim. Bu yüzden çok heyecanlıyım!” diye haykırdı.

Az önce uyuyakaldığı koltuğun önüne giderek, yere düşürdüğü bıçağını alıp geri geldi. Adamın önüne diz çökerek, bıçağı olanca gücü ile suratına doğru salladı. Kanın aktığını göremese de hissediyordu.

Adam “Beni dinle!” diye bağırdı. Bir yandan da eli ile yüzüne bastırmaya çalışıyordu.

Nazan onu duymak yerine bıçağını bir sonraki hedefi ile buluşturmanın hesabını yapıyordu.

İkinci hedef sol göğsüydü. Bıçak saplandığında adamın acı çığlığı boş evin içinde yankılandı.

Nazan, ona daha da sokularak, “Bak babacığım, kızlar da babalarını böyle sever. Hoşuna gitti mi?” dedi ve bu kez bıçağı tuzağın içindeki bacağa sapladı.

Adamın hızlı nefes alışverişleri onun gerçeklikten daha hızlı uzaklaşmasına yarıyordu. Nazan eline bulaşan kana aldırmadan yere bıraktığı silahı alarak ayağa kalktı. Bir elinde tabanca, diğerinde bıçağı tutunca adını koyamadığı bir his yaşadı. İlk kez kendisini özgür hissederek biraz önce uyukladığı koltuğa doğru ilerledi.

Şimdilik bu kadar işkence yeterdi. Biraz dinlenip, kaldığı yerden devam edecekti. Koltuğa oturduğunda bacaklarını çekerek başını dizlerine yasladı. Fark etmeden sallanmaya başladı. Adamın bağırtısı durmuştu. Sadece derin nefesleri evin sessizliğini bozuyordu. Ne kadar süre öyle kaldığını anlamadı. Uyuyakalmıştı. Bir inleme sesi ile uyandığında nerede olduğunun ayırdına varmadan gözlerini açtı. Sabahın ilk ışıkları odanın içine dolmuştu. Üşümüş ve tüm vücudu kasılmıştı. Bacaklarını yere indirdi. Camdan vuran ışık ile elinde tuttuğu bıçağı ve kanı görünce ne olduğunu hatırlayamadı. Tekrar inleme sesini duyunca başını dış kapıdan tarafa çevirdi. Orada bir adam yatıyordu. Her yanı kanla kaplıydı. Paniğe kapılan Nazan, kasılmış vücudu ile adım atmaya çalışarak adamın yanına gitti. Adam zayıf bir inleme dışında ölü gibi yatıyordu. Yüzüne bakınca dehşete kapıldı. İyi de Orhan amcanın burada bu halde ne işi vardı? Ne yapacağını şaşırmış bir halde, adamın yerde duran başını iki elinin arasına alarak, “Orhan amca yalvarırım aç gözlerini!” diye bağırdı. Gözyaşları yanağını ıslatıyordu. Adam ise hareket etmiyordu. Nazan dehşetle kendisinin yaralı olup, olmadığını merak ettiyse de üzerinde durmadı. Şimdi önceliği Orhan amcasıydı. Adamın inleyişi durdu. Gözleri yavaşça aralandı. Zorlukla konuşmaya çalışarak,

“Nazan… Mualla tey…zen sana ulaşa…madığı için buraya…geldim…”

Öksürdü. Nefes almaya çalıştı. Gözlerini tekrar kapattı. Zorlukla devam ederek, “Kapıya vur…dum. Başına kötü bir şey gel…diğini…düşünerek içeri gir…dim… ” dedikten sonra gözlerini yavaşça açtı.

“Sana bir de haber…getir…miştim… Buradan…üç kilo..metre uzaklıkta bir inşaat alanın…da ba..banın..kemikleri bulundu. Ya..pılan araş…tırmaya göre…Adli Tıp…kemiklerin babana…ait olduğunu…tespit etti…kemik…lerin yanında bulunan… bıçakta ise senin…parmak iz…lerin var…Yurt kayıt..ların..dan bu bilgiye ulaştık…”

Nazan şaşkınlık ve korku ile, “Bu doğru değil!” diye bağırdı. “Babam ölmedi! Onu bulup öldüreceğim, beni takip ediyor. Bana notlar, ölü kuşlar gönderiyor. Bak, Orhan amca! Yatak odasının kapısındaki nota bak! Bana, beni özlediğini yazıp göndermiş. Babam yaşıyor ve onu ben bulup öldüreceğim anlıyor musun öldüreceğim!”

Orhan zorlukla başını yatak odasının kapısına çevirdi. Kapıda, saplanmış bir bıçaktan başka bir şey yoktu. Nefes almaya çalışarak, “Orada sade…ce bıçak var.” diyebildi.

Nazan, bıçağın altında duran kocaman beyaz kağıda baktı. Babasını öldürdüğünü bilen Orhan amcasının son nefesini verdiğini anlamadan, “Bu notu ve ölü kuşu babam gönderdi,” dedi. “Anlıyor musun? O gönderdi. Annemi öldürdüğü gibi beni de öldürmeye gelecek. Sen nasıl görmüyorsun, Orhan amca? Hem sana bunları kim yaptı?”

Orhan amcadan artık ses gelmiyordu. Nazan, kana bulanmış kilime baktı. Bu kilimi neden bu kadar çok seviyordu? Adamın başını yere bıraktığı anda, tiyatro sahnesi yeniden perdelerini açtı. Bu sefer bir çukurun kenarında elleri ve ayakları bağlı bir adam oturuyordu. Sahne değişti. Nazan şu an bulunduğu baba yadigarı olan bu evin mutfağındaydı. Kahve yapıyordu. Birinin kahve fincanına elinde tuttuğu küçük şişeden ilaç boşaltarak içeride oturan adama ikram ettiği sırada göz göze geldiler. Bu babasıydı. Kendisi yurttan yeni dışarı bırakılmış, gidecek bir yeri olmadığı için bu eve geri dönmüştü. Kahveyi uzatırken ellerinin titremesine engel olamadı. Sebebi ise bu adamdan hâlâ korkuyor olmasıydı. Sonra sahne yine değişirken, Nazan çukurun başını izlemeye başladı. Babasının ağzı bantlıydı. Dehşete kapılmış bir şekilde biraz sonra olacakların korkusu ile kıvranıyordu.. Nazan onun sızmasını bekledikten sonra ellerini ve ayaklarını bağlayıp gece yarısı kilerde duran el arabasına koymuş, buraya getirmişti. Yüzünden damlayan terleri elinin tersi ile sildikten sonra, pantolunun arka cebinden çıkardığı bıçak ile adamı kesmeye başladı. Sabaha karşı işi bitince adamı ve bıçağı çukura atıp elleri ile toprağı kapattı. Görüntünün tekrar değişmesiyle kendisini bu evin yatak odasında, biraz önce gördüğü kilime sarılmış ağlarken buldu. Karanlık perde tekrar kapanmaya başladı.

Nazan gerçekliğe döndüğünde hem ağlıyor hem de yerde yatan Orhan amcasına bakıyordu. Adamın ceplerini karıştırmaya başladı. Bulduğu cep telefonu ile hemen Kenan’ı arayarak, “Çabuk eski bağ evine gel! Orhan amca saldırıya uğramış!” dedi. Cevap beklemeden telefonu kapattı.

Adamın başını tekrar kucağına alıp sallanmaya başladı. Bilinçsiz bir şekilde ne yaptığını fark etmeden çığlıklar atıyor, ağlıyor, arkasından gülüyordu. Gülmesi durduğunda, hıçkırığı artmaya başladı. Orhan amcasını göğsüne bir bebek gibi bastırıp küçük bir kız çocuğu sesiyle konuşmaya başladı. Acısının tarifi yoktu.

“Ah Orhan amca bunu sana kim yaptı? Babam yaptı değil mi? Biliyordum, duyuyor musun? Bunu biliyordum. Babam buradayken neden beni uyandırmadın? Neden onu silahını çıkartıp vurmadın, neden? Eğer onu vursaydın şimdi sen de ben de yaşıyor olurduk. Sen onun bana yaptıklarını bilseydin ona izin vermez bana yardım ederdin, öyle değil mi? Hem öldün diye sakın üzülme. Bak ben yıllardır ölü olarak yaşıyorum. Her gün ölüyorum, oysa sen ne güzel bir kere öldün. Hem sana bir şey söyleyeyim mi? Sanırım seni kimin öldürdüğünü biliyorum. Ama bu aramızda kalsın olur mu?”

Adama sarılarak hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Yaklaşan arabanın sesini duyunca yerde duran silahı aldı. Kabusu burada başlamıştı, burada bitmeliydi. Cehennemin sokaklarında yeterince yanarak dolanmıştı. Şimdi annesine kavuşma zamanıydı. Elinin tersi ile gözyaşlarını sildikten sonra tabancayı ağzına sokup tetiğe bastı.

Gördüğü son görüntü, yatak odasının kapısına tuhaf bir açı ile saplı olan bıçaktı…

Nurhan IŞKIN.

Категория: Detektiw proza | Просмотров: 17 | Добавил: Gökböri | Теги: Nurhan Yşkyn | Рейтинг: 0.0/0

Awtoryň başga makalalary

 
Всего комментариев: 0
Имя *:
Ähli smaýliklar
Код *: